| |

|
Şarap kadar eski bir
başka içki var mıdır, bilmiyorum. Şarabın tarihi Eski Ahit’in
yazıldığı dönemlere kadar gider. Neşideler Neşidesi’nin
o âşıkane dizelerinden birinde, “Senin aşkınla şarap bile boy
ölçüşemez...” diye buyurulmuştur. Tekvin Kitabı’nda,
Nuh’un şarap içip sarhoş olduğundan söz edilir. Eski Yunan’da
yazılmış birçok metinden, şarabın suyla karıştırılarak
içildiğini öğreniriz. Su katılmadan içilen şarabın
taşkınlıklara yol açacağı söylenir. Homeros’un İlyada’sında,
şarabı, içmeden önce kardıklarını okuruz. Denizin rengini
“şarap koyusu” diye betimler Homeros: “Fırtına şarap rengi
denizi birbirine kattığında, / dümenci aklıyla yön verir
gemisine...” Priamos’un sarayında, yemek vakti hizmetçiler
küçük masalar getirip konukların önüne koyarlar; kızartılıp
doğranmış etler tahta ya da madenden tabaklarda getirilmeden,
masa üstüne sepetle ekmek ve şarapla dolu bir tas konur. Eski
Yunan kentlerinde şarap tahta fıçılarda, keçi derisinden
yapılmış tulumlarda ya da toprak amforalarda saklanır, hava
almasını önlemek için ağzı yağlı bezlerle kapatılır.
Eski
Yunan’da, şarabın, su katılmadan içildiğinde taşkınlıklara yol
açacağı söylenmiştir ama, eski komedyanın en büyük
yazarlarından Aristophanes, “Çabuk, bir tas şarap getirin
bana,” demiştir, “aklımı ıslatayım da, akıllıca bir şey
söyleyeyim...” Demek, şarap aşk gibidir; adamın aklını
başından da alır, aklını başına da getirir. Dönemin
ozanlarından Anakharsis, bir şarap uzmanı gibi konuşur:
“Asmada üç çeşit üzüm yetişir: Biri zevk verir, biri sarhoş
eder, biri de nefret doğurur...” Hangi üzümün şarabını
içtiğini bilmiyoruz, ama çok sonraları Shakespeare, “Ey,
şarabın görünmez ruhu! Adın sanın / yok madem, bundan böyle
İblis olsun adın!” dizelerini düşecektir.
“Tanrı, insanoğluna,
şaraptan daha yetkin, şaraptan daha değerli bir şey
bağışlamamıştır,” diyen Platon’dan yüzyıllar, yüzyıllar sonra,
Fransa kralı XIII. Louis’nin başbakanı Richelieu, “Tanrı
içmeyi yasaklayacak olsaydı, şarabı bu kadar güzel yapar
mıydı?” diye soracaktır. Evet, kimileri şarabı tanrısal sayar;
ama Victor Hugo’ya bakarsanız, insanoğlunun tanrısal bir
yaratısıdır şarap: “Tanrı yalnızca suyu yarattı, ama insan
şarabı yarattı...”
Romalıların da,
iklimin uygun olduğu her yerde üzüm yetiştirdiklerini
biliyoruz. Belki de, gerçeği bulmak için! Bilgin Plinius,
boşuna mı demiş: “Gerçek şaraptadır...” Bu sözde bir gerçek
payı olsa gerek ki, çok sonraki bir çağda, bambaşka bir
coğrafyada Ömer Hayyam, Plinius’un bu yalın deyişini dizelere
dökmüş: “Sabah doldu göklere mavi mavi; / Doldur, ışık döker
gibi, kâseyi! / Acı olmasına acıdır şarap: / Ama gerçek acıdır
demezler mi?” Define Adası’nın yazarı Robert Louis
Stevenson, Ömer Hayyam okumuş muydu, bilmiyorum, ama o şarabı
şiirin kendisi olarak görür: “Şarap, şişedeki şiirdir...”
Şarap, Babil’in Asma
Bahçeleri’nden Nuh’un Bağı’na, Dionysos ayinlerinden bağbozumu
şenliklerine, destansı öykülerden Hıristiyan mitologyasına,
binlerce yıldır insanoğlunun gerçek ve düşsel yaşamının
eşlikçisi. Yalnız sözlü ya da yazılı söylemde de değil; Pompei
evlerinin duvar resimlerinde, katedral vitraylarında, kilise
mozaiklerinde, eski ustaların tablolarında, duvar
halılarındaki betimlerde, Doğu’nun minyatürlerinde hep
yansımasını bulmuş. Yazarlar, ozanlar, ressamlar, düşünürler,
şaraptan söz ederken insanı tarif etmeye çalışmışlar biraz da.
Şarap, insanlık
tarihinde olduğu gibi günümüzde de başlı başına bir kültür
alanı, kültürün her iki anlamında da. Yalnızca bir yeme içme
tarzı değil, yanı sıra bir yaşama biçimini de getiren uçsuz
bucaksız bir dünya. Hemingway’in bir sözü bana çok yakın
geliyor: “Avrupa’da şarap bizim için yemek kadar sağlıklı ve
olağan bir şeydi; bize mutluluk, zevk ve keyif verirdi. Şarap
içmek, bir züppelik ve seçkinlik belirtisi olmadığı gibi, bir
tapınma da değildi; yemek yemek kadar doğal bir şeydi...”
“Şarap ve Sanat”a
ayırdığımız bu sayıda, şarabın ve insanın çeşitli hallerini
bulacaksınız. Herkes kendi damağına göre bir tat alacaktır.
Fransızların dediği gibi, “Krallara Bourgogne,
düşeslere Champagne, beylere Claret...”
CELÂL
ÜSTER
|